Selman Avdeh,
Suudi Arabistan'da "yeni nesil din adamları" olarak anılan ve çoğu
üniversitelerde doktora yapmış alimlerden oluşan mutedil selefi ekolün
önde gelen isimlerinden. Geleneksel selefi akımla beraber olan bu kanat
II. Körfez Savaşı ile beraber geleneksel kanattan ayrılmış ve "Yasal
Hakları Savunma Komitesi" ismi altında faaliyet göstermeye
başlamışlardı. Bu akımda yer alan alimlerin bir çoğu Fahd'ın kurduğu
"Ulema Heyetini"nin de üyeleri idiler. Bu kanada liderlik eden
alimlerin başında Selman el-Avdeh ile birlikte Sefer el-Havali, Dr.
Muhammed Mes'ari, Nasr el-Amr gibi alimler geliyor. Avdeh'in başını
çektiği ılımlı selefi ekol, önde gelen Suudlu bir çok alimi etkilemeyi
başarabiliyor. Avdeh'in reform çabalarının da etkisiyle Merhum Şeyh b.
Baz'ın öncülüğündeki gelenekçi avukatlar, vaizler 1991 yılında yönetime
daha fazla katılma ve reformlar yapılması ile ilgili "Nasihat
Risalesi"ni kaleme almışlardı.
Avdeh'in öncülüğündeki yenilikçi
selefi akım aktif şekilde medya organlarından istifade ediyorlar.
Özellikle mescitler, TV kanalları ve basın yayın aracılığıyla modern
bozulmalara ve muhafazakar taassuba karşı yenilikçi ve ıslahatçı bir
anlayışı yaymaya çalışıyorlar.
Yeni nesil din adamlarının Mayıs
1993'te kurup ve şu anda Londra'da faaliyetlerini sürdüren "Yasal
Hakları Savunma Komitesi"nin amacı tüm ülkeyi kapsayacak bir muhalefet
grubunu oluşturmak; talepleri ise: "İslam Şeriatı'nın gerçek şekilde
uygulanması; genel hürriyetlerdeki kısıtlamaların kaldırılması; çok
acele olarak ekonomik ıslahatların yapılması ve ülkenin borç
bataklığından kurtarılması; toplum ve devlette dini kurumun gerçek
yerinin olması ve bu kurumun gayri İslami uygulamalara engel olabilecek
bir fonksiyona sahip olması gibi reformcu istekleri bulunuyor.
Günümüzde Dünya Müslüman Alimler Birliği görevlisi olan Avdeh Arapça, İngilizce, Fransızca ve Çince yayın yapan www.islamtoday.net ve www.nusrah.com isimli
internet portalının başkanlığını yürüyor. Nusrah, Papa'nın
peygamberimiz hakkındaki iddialarına cevap olarak Hz. Peygamber'in
(sav) kişiliğini ve misyonunu değişik dünya dillerinde anlatmayı
hedefleyen bir kurum niteliğinde.Ayrıca "Delil-1 ve 2" adında Arapça ve Farsça yayın yapan Televizyon kanallarının da genel müdürlüğünü yapıyor.
Aile, gençlik ve esnaf'ın ıslah'ı ve gelişimi üzerine pek çok eseri bulunan Avdeh aynı zamanda Aileti (Ailem) dergisinin de genel editörlüğünü yapmakta.
Selman el-Avdeh'in bazı eserleri, "Tevhid" (Tevhid Yay.) "Ramazan Kılavuzu" (Buruc Yay.), "Kelime-i Şehadetin Şartları ve Bozan Sebepler" (Polen Yay.) ve "Müslüman Gençliğin Hayat Rehberi" (Buruç Yay.) isimleriyle Türkçeye kazandırıldı.
İHTİLAFLAR ÇATIŞMA SEBEBİ DEĞİL ZENGİNLİK OLARAK GÖRÜLMELİ
Dünya
Müslüman Alimler Birliği'nin toplantısı için Türkiye'ye gelen Avdeh
Timeturk'ü de ziyaret etti. Farklı yayınevi ve kültür çevrelerinin önde
gelen isimlerinin katıldığı toplantıda Selman el-Avdeh İslam
düşüncesinin sosyal hayata yönelik çözüm önerilerini kendi bakış
açısından paylaştı.
Selman Avdeh, Timeturk okuyucularına çeşitli konularda mesajlar verdi. Oturuma, Timeturk
Genel Yayın Yönetmeni Turan Kışlakçı, İHH Eğitim Sorumlusu Ömer Faruk
Korkmaz, Mana Yayınları Genel Yönetmeni Latif Kınataş, Buruc Yayınları
editörü Kazım Sağlam, Haksöz Dergisi Yazı İşleri Müdürü Kenan Alpay,
Araştırmacı Yazar Ahmet Varol, Özgün İrade Dergisi Genel Yayın
yönetmeni Abdülaziz Tantik, Araştırmacı Yazar Sebahattin Arslan ve
Rıhle Dergisi Yazarı Ömer Faruk Tokat katıldı.

İslam
dünyasındaki farklı cemaat ve yapıların koordineli bir şekilde iletişim
halinde olmalarına çalıştıklarını belirten Avdeh, Müslümanlar
arasındaki farklı görüş ve eğilimlerin çatışma değil zenginlik olarak
görülebileceğini ifade ederek şunları söyledi:
"Müslümanlar'ın
aralarındaki ihtilaflar nefislerden değil de delillerden
kaynaklanıyorsa bu bir zenginliktir. Bu sebeple ihtilaflarımız fikirsel
taassuplara dönüşmemeli."
"Peygamberler'in hayatlarını
incelediğimizde onlarda dahi söylem ve pratiklerinde farklılıklara
rastlayabiliriz. Çünkü onlar zamanın öncelikli fıkhına göre
davranıyorlardı."
Avdeh, Müslümanların yaşadıkları
toplumları iyi analiz edip tedrici/aşamalı bir davet yöntemi
geliştirmeleri gerektiğini vurguladı. Bu tedricilikte özellikle İslami
şahsiyetin oturması gerekli, şahsiyetleri oturmamış insanların
İslamcılıkları fayda yerine zarar veriyor." Dedi. "Bu sebeple İslami Ahlak ve terbiye siyasal ve sosyal bilinçle eş zamanlı biçimde gençlerimize verilmeli." Diyerek konunun öneminin altını çizdi.
ARAPLAR TÜRKİYE TECRÜBESİ'Nİ ÖNEMSİYOR
Avdeh,
özellikle Arap dünyasının Türkiye tecrübesinden dersler çıkartmaya
çalıştıklarını anlattı. Avdeh, Gerek hükümet nezdinde gerekse de
toplumsal kültür olarak Türkiye'nin son dönemdeki açılımları Arap-Türk
ilişkilerinin olması gereken düzeye çıkartmada etkili oluyor. Dedi.
Türkiye'de bilinçli olarak oluşturulan arap karşıtlığının azaldığını
buna karşılık Türkiyeyi Araplara karşı işgalci olarak görmediklerini
karşılıklı önyargıların son dönemde en aza indirildiğini hatırlattı. Bu
olumluluklarla birlikte Türkiyede yapılan dizilerin sadece Türkiye
halkının değil Arap toplumlarının da ahlakını dejenere ettiğini
belirten Avdeh, Arapların neden bu dizilere bu denli teveccüh ettiğinin
sorulması gerektiğini vurguladı.
Avdeh'e göre, "Arap
kültürü ve özellikle Arap dindarlığı duygusal yönden yoksun sert
kalıplardan oluşuyor. Bu sebeple gençler ve kadınlar duygusal
eksikliklerini bu tarz dizilerle doldurmaya çalışıyorlar. Bu eksikliği
doldurması gerekenler İslami görüş sahipleri olmalı." Avdeh
yaptıkları yayınlarla gerek yazılı ve görüntülü gerekse de internet
medyası aracılığıyla İslami söylemle genç ve kadınları kuşattıklarını
da sözlerine ekledi.
100 yıl önce gazete ve dergilere
bakıldığında Osmanlı Devletinin İslam birliğinin üst yapısı olduğunu
görüyoruz. Siz bugün Arap alimleri olarak bugün siz ne kadar Osmanlı
arşivlerine önem veriyorsunuz?
S.A- Suud devletinin
kurulduğu yıllarda tarihi dokuya yönelik bazı haddi aşmalar olmuş
olabilir ancak bu da sınırlı aşırılıklardır. İnsanlar tepkisel
davrandıklarında bu tarz hatalara düşmüş olabilirler. Ancak insanları
şirke düşürmeyen tarihi eserlerin çok rahat biçimde ziyaret edileceğini
söyleyen alimlerimiz var. Suudi Arabistan'daki tarihi eserlerin
korunması ve ziyaret edilmesinde bir sakınca yoktur bugün de böyle
yapılmaktadır…
Bizim bölgemizde üç duvar var. Bu üç aşılmaz duvar yüzünden gençlerimiz katı ve donuk bir anlayışa kayıyorlar.
Bu üç duvarı şöyle tanımlayabiliriz: Siyasal, Sosyal ve Fıkhi…
Siyasal
özgürlüklerin olmadığı ortamlarda gençler kendilerini ifade edecek
zemin bulamıyorlar. İkinci duvar ise sosyal duvarlar, ailelerin gençler
üzerinde ciddi baskıları var. Yeni açılımlara karşı ebebeynler çok daha
tedirgin. Bu tedirginlik baskıların artmasına sebep oluyor, aileleriyle
bu çatışmayı yaşayan gençler de marjinalleşme sürecine giriyorlar, En
katısı ise Fıkhi duvar. Çünkü Suudi Arabistan toplumuna dayatılan tek
bir fıkhi anlayış var. Farklı dini yorumların bölgeye gelmesi
muhafazakar ulemayı tedirgin ediyor. Bu tedirginlik farklılıkların
dışlanmasına sebep oluyor bu da tepkisel olarak gençlerin bu farklı
yorumlara daha sıkı sıkıya bağlanmasını sağlıyor. Aslında bu duvarların
yol açtığı iki tür tepkisellikten söz edebiliriz. Gençlerimiz ya bu
baskılar karşısında tamamen liberalleşip laik/seküler, İslamdan uzak
bir yaşam tarzına savruluyorlar ya da radikalleşip ölçüsüz bir şiddete
sarılıyorlar. Pazaryerlerini havaya uçuran terörist eylemler yapan
gençlere dönüşüyorlar.
İNSANİ OLAN HERŞEY İSLAMİDİR
-Sekülarizm
ve liberalizm İslam dünyasında baskıcı yönetimlerden bunalan toplumlara
demokrasi ve insan hakları kavramlarıyla süslenerek kurtuluş çaresi
olarak sunuluyor. Bu durum hakkında ne düşünüyorsunuz?
Biliyorsunuz
Allah Resulü, İslam öncesi dönemde Erdemliler İttifakına mensuptu ve
peygamber olduktan sonra da şimdi olsa yine o ittifaka üye olurdum
demişti. Buradaki inceliğe dikkat edilirse Peygamberimiz davetini böyle
bir şey üzerine bina etmedi. Yani İnsan hakları savunucusu olarak
ortaya çıkmadı ama böyle erdemli organizasyonlara katıldı. Buradan
şöyle bir çıkarımda bulunabiliriz: "Bizim dışımızdaki insanların olumlu
çalışmalarına karşı çıkmak zorunda değiliz." Yine bizler biliyoruz ki
Resulullah (sav) ve Raşid Halifeler İslam'ın temel ilkeleriyle
çatışmadığı sürece cahiliye Arap kültüründen, Bizans ve Sasani
kültüründen, devlet kurumlarından istifade etmiştir. Bu sebeple bugün
dünyada gündemleşen Kadın ve çocuk hakları genel olarak İnsan hakları,
hayvan hakları, ekoloji vb. konular Müslümanlar için ganimet değerinde
değerlendirilmesi gereken alanlardır. Elbette tüm bu alanları
değerlendirirken İslami kimliğimizle çatışan noktaları da iyi tespit
etmemiz lazım. Örneğin kadın hakları bizim en çok üzerinde durmamız
gereken konulardan bir tanesi. Ancak küreselleşmeyle birlikte
toplumlarımıza kadının özgürleşmesi diye dayatılan aile'nin yok
edilmesi, evlilikdışı ilişkilerin özendirilmesi gibi unsurları kabul
etmemiz mümkün değildir. Sonuç olarak başka toplumlardaki sistemlerin
ve kavramların aynen kendi toplumlarımıza taklitçi biçimde ithal
edilmesini kabul edemeyiz. Ancak yapılması gereken şey dünya üzerindeki
farklı kültür ve medeniyetlerin tecrübelerinden dersler çıkarmak ve
yararlanmaktır.
Bu faydalanma ise kolay bir seçicilik
değildir. Bunun için çok iyi fıkheden mümeyyiz beyinlere ihtiyacımız
var. Çünkü her araç o aracı yapanların kültürünü de içinde
barındırıyor. Güncel fıkhın görevi işte bu yeni durumlar/araçlar
karşısında içtihad etmektir.
Bugün fıkıhtan ya da İslam şeriatının
uygulanmasından anlaşılan şey sadece kimi ayrıntılar ve ibadetlerdeki
konulardır. Oysa öyle konular var ki aslında insanlar bunların İslam'ın
esaslarından olduğunu hatta fıkhın bu esaslar üzerine
temellendirildiğini de bilmiyorlar ve önemsemiyorlar.
Bunlarından
en önemlisi şüphesiz ki "Adalet" konusudur. Adalet Şeriat'ın
maksadlarının en başında yer alır… Örneğin İnsanların iyiliğine işler
yapmak Şeriat'ın maksadlarındandır. Hatta Üstad İbn-i Kayyım
el-Cevziyye diyor ki: "Her nerde insanların maslahatına uygun bir şey varsa şeriat odur." Bu konuları gündemleştirmek için İslam davetçilerinin üzerine çok büyük görevler düşmektedir.
KÜLTÜR EMPERYALİZMİNE KARŞI SELEFİLİK YENİDEN YORUMLANABİLİR

Moğollar
ve Haçlılar İslam dünyasını işgal ettiklerinde Müslümanların
kültürlerini tahrip etmişlerdi. Bugün bunu ABD tekrarlıyor. Bu kültürel
tahribat ve işgal bizi aydınızmızla, öğrencimizle ve alimlerimizle daha
çok teşvik etmeli ve harekete geçirmeli.
Örneğin Suudi
Arabistan toplumuna ilk baktığınızda her şey yolundaymış gibi gözükür.
Ama zamanla bu zahiri sukunetin altında çok çelişkili bir çok sorunun
kaynadığını görürsünüz. Bu durum sadece kültürel işgalle de alakalı
değil. Bizzat halkın ıslah edilmemesi ve dini anlayışın donukluğundan
da kaynaklanıyor. Mesela bizim eğitim sistemimiz ezbere dayanır. Bu
ezber yüzünden gençliğin önemli bir çoğunluğu dünyevileşmektedir ancak
dünyevileşen gençlerin içinde yeniden dindarlaşanları diğer aşırı uça
savrulmakta ve terör eylemlerine katılmaktadır. Oysa Selefilik ne
muhafazakar ulemanın resmi anlayışı ne de onlara tepki olarak doğan ve
teröre karışan gençlerin tepkisel anlayışı demek değildir. Selefi davet
kendi öz değerlerine uygun biçimde yeniden yorumlanabilir. Buradaki
problem Muhammed b. Abdulvehhab'ın yaşadığı dönemi ve kullandığı
kavramları derinlemesine anlama sorunudur. Örneğin üstad hurafelerden
uzaklaşılması gerektiğini söylediği kadar yeniden içtihad kapısının
açılmasına davet etmişti. O, Müslümanları mezhep taassubundan
uzaklaşmaya çağırmıştı. Ekol mensupları başlangıçta kimi yanlışlar
yapsa da bu yanlışlarda ısrar etmemek lazım. Ekol'ün karşılaştığı iki
sorun var.
Bunlardan ilki, fanatik kimi mensuplarının yaptığı
eylemler ve tavırlar. Oysa bu kişiler İbn-i Teymiyye'nin, İbn-i
Cevzi'nin ve Abdulvahhab'ın temel çağrılarına ters biçimde ayrıntılarla
uğraşıyorlar.
İkinci sorun ise Abdulvehhab hareketinin tarih
içinde değişik gruplarla siyasi çatışma içine girmiş olmasıdır. Bu
çatışmaların etkisi ıslahatın önünde engel olmuştur. Bana göre bugün
Kur'an ve Sünnetten hareketle yenilikçi bir selefi düşünce inşa
edilebilir. Ancak Suudi Arabistan yönetimi ve toplumu bu yolla dönüşüm
geçirebilir. Çünkü Selefi ekol Suudi devletinin resmi ideolojisidir ve
devlet asla bu resmi çizgiden vazgeçmez. Tıpkı Türkiye devleti'nin
Laiklikten vazgeçmeyeceği gibi.

Muhammed
b. Abdulvahhab'ın yaptığı şey Şeyhulislam İbn-i Teymiyye'nin
öğretilerini halk düzeyinde özetlemekti. Halk'la kurduğu olumlu ilişki
dolayısıyla da devlet kurmayı başardı. Ancak uygulamalrda kimi
problemler yaşandı. Çünkü Abdulvahhab'ın ordusundaki kişiler ne
günahsızdılar ne de alim… Bizim şimdi çok ta razı olduğumuz davranışlar
sergilemediler. Allah Resul'ünün döneminde bile ordunun yaptığı bazı
seriyyelerde hoş olmayan eylemlerin yapılabildiğini biliyoruz.
Biliyorsunuz
ki Üstad Abduh, son dönemde en özgürlükçü ve akla önem veren isimler
arasında anılmaktadır. O materyalizmin saldırılarına karşı İslam'ı
müdafaa ediyordu. İmam Muhammed Abduh'un bütün çalışmalarını okudum,
daha önceleri kendisini eksik tanıdığımı fark ettim. Abduh'un fikri
yapısını tetkik ettikten sonra gördüm ki Muhammed Abdulvahhab ile
Muhammed Abduh çizgisi arasında çok ciddi kesişme noktaları var.
Örneğin her ikisi de bid'at ve hurafelere savaş konusunda hemfikirler.
Abduh, Müslümanların gerikalmasının en önemli sebebinin içerideki
hastalıklar olduğunu bidatlerle ve mezhep taassubu olduğunu söylüyor.
Sonuç olarak bu düşünce akımlarını iyi değerlendirebilirsek
toplumlarımızın ıslahı ve yenilenmesinde olumlu rol oynayabilirler.
Elbette tarihteki kişiliklere ve ekollere de takılı kalmamak lazım.
Onlardan dersler almamız ama onları taklit etmememiz lazım. Çünkü her
asrın kendi alimi, düşünürü vardır.
DİNLER ARASI DİYALOG
-Dinlerarası Diyaloğa nasıl bakıyorsunuz?
Dinlerarası
diyalog esasen güzel bir çalışma. İslami davetin ulaştırılması içinde
bir imkan olarak görüyoruz. Bu sebeple bazı diyalog toplantılarına da
katılıyoruz. Ancak ABD ve Vatikan'ın öncülüğünde yapılan diyalog
konusunda çekincelerimiz var. Çünkü bu tip diyalog çalışmalarında
taraflar arasında büyük bir dengesizlik bulunmakta. Bu tip diyalogta
bir taraf nefes alabilmek için bu yola başvuruyor diğer taraf ise
kültürel emperyalizm için bu yola başvuruyor. Ancak bunun dışında da
İslam dünyasında azınlık olan hristiyanlarla pek çok diyalog toplantısı
yapılıyor.

Şİİ-SÜNNİ İLİŞKİLERİ
-Şii ve Sünniler arasındaki ihtilaflar nasıl çözümlenebilir?
Öncelikle
Müslümanlar arasındaki sorunları ilmi bir zeminde konuşmalıyız ve bu
konuları halk arasında bir çatışmaya dönüştürmemeliyiz. Şia ve Ehl-i
Sünnet arasındaki ihtilaflar Ehl-i Sünnet mezhepleri arasındaki
ihtilaflar gibi değildir. Bizzat Akaid'e ve siyasete dayanan derin
ayrılık noktaları vardır. Ehl-i Sünnet'in fıkıh mezhepleri arasındaki
ihtilafları birer zenginlik olarak görmeliyiz. Ancak inanç noktasında
Şia ile olan ihtilaflarımızın boyutu aynı olmadığından bu konuları ilim
ehli tartışmalı. Adil olmak gerekirse Şia içinde de ıslaha davet eden
alimler bulunmakta. Tarih boyunca şii ve sünniler birlikte yaşama
tecrübesine sahipler. Gerek Sünnilerin kendi aralarında gerek Şiilerle
olan ihtilafları birlikte yaşamalarına engel değil. Çatışmadan
yaşayabiliriz.

ŞİİLEŞTİRME PROJESİ ABARTILIYOR
-Şiileştirme çalışmalarından bahsediliyor bu anlatıldığı kadar ciddi bir çalışma mı?
Ben,
Dünya Müslüman Alimler Birliği'nin bu konuyla ilgili kurduğu araştırma
komisyonunun başındaydım. Yaptığımız araştırmada gördük ki Şiileştirme
çalışmaları İran devleti'nin finans desteğinde yapılmakta, ancak bu
mezhep taassubunu körükleyenlerin iddia ettiği oranda büyük ve ciddi
boyutlarda değil. Sonradan öğrendik ki Şiiler arasında da Sünnilerin
Sünniliği Şiiler arasında ciddi biçimde yaydıklarına dair söylentiler
çıkartılmış. Yani her iki tarafta da bu korkulardan geçinenler var.
(Bülent Şahin Erdeğer / Timeturk)